Clotilde Scordia

Merhaba sevgili Clotilde. Öncelikle davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sizi biraz sizden dinleyebilir miyiz?

 

Merhaba Deniz, davetin için teşekkür ederim. Ben bir sanat tarihçisi ve küratörüm, Paris'te yaşıyorum. Modern - çağdaş sanat ve Yakın Doğu arkeolojisi konusunda uzmanlık kazandığım Sorbonne'da sanat tarihi eğitimi gördüm. Buna paralel olarak, André Lhote'un külliyatından sorumlu olduğum ve sanatçının yeğeni Dominique Bermann-Martin ile birlikte çalıştığım bir galeride on iki yıl görev aldım. Ayrıca, sanat piyasasına adanmış bir algoritma programının geliştirilmesi için durum tespiti yöneticisi olduğum Lüksemburg'da bir start-up'ta çalıştım. Buna ek olarak, sanatsal içerik sunan basın organları için ilgimi çeken konularda da yazıyorum: fotoğraf, modern ve çağdaş sanat. On yıl boyunca araştırmalarımı Türk sanatına ve la Nouvelle École de Paris’ye (1945-1965) adadım. Çeşitli külliyatlar üzerinde çalışmaya ve modern sanatçıların monografik çalışmaları üzerine işbirliği yapmayı sürdürüyorum.

 

Paris'te yaşayan Türk ressamlar üzerine yaptığınız çalışmalarınıza değineceğim, fakat önce Türk ressamlarına ve Türk sanatına olan ilginizin nasıl başladığını ve nasıl geliştiğini sormak istiyorum. Bize biraz bundan bahsedebilir misiniz?

 

Türk sanatına olan ilgim, şair Nejad’la  başladı, ki dul eşi Maria Devrim’i tanıyordum ve benim için değerli bir arkadaş olmuştu. On yılı aşkın bir süre önce İstanbul'u keşfedip Türkiye gezilerim ilerledikçe sanat dünyasından koleksiyonerlerle, galerilerle, sanatçılarla, farklı kişilerle tanışarak, fuar ve bienallere giderek sonunda Türkiye'deki sanat dünyasını iyi tanıdım. Yüksek lisansımın ilk yılını bu sanatçıya adadım (devam ettiğim çalışma olan monografisi ve külliyatı). Fransa'daki üniversite çalışmaları bünyesinde Türk sanatı bilinmezden de öte bir durumdaydı ve çalışmalarım çok iyi karşılandı. Ardından, savaşın ardından Paris'e gelen ve dünyanın dört bir yanından sanatçıların başkentte buluşup ustalarla karşı karşıya geldiği, Paris'te sergilenen La Nouvelle Ecole de Paris’in bu muhteşem ve eşsiz serüveninde yer alan ve Montparnasse’ın serbest akademilerinde formasyonlarına devam eden Türk sanatçılar üzerine araştırmalarıma devam ettim. Paris, bugün hala seçkin Türk sanatçıların yaşamını sürdürdüğü ve çalıştığı bir kent olmayı sürdürüyor, bu yüzden bu karşılıklı Fransız-Türk değişimleri çok verimli.

 

1945-1965 yılları arasında Paris biçeminden etkilenen Türk ressamlarını konu alan "İstanbul-Montparnasse" kitabını yayınladınız. Kitapta Yaşar Kemal'in şiirleri de kendine yer buluyor. Bu aşamada Fransa'da kişisel sergi açan ilk Türk ressam olan Nejad'ın izinden giderek Türk ressamların dünyasına giriş yapıyorsunuz. Türk resim sanatıyla ilk olarak ne zaman tanıştınız ve bu kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz?

 

Bu konuda hareket ​​noktam ve ilgim gerçekten Nejad sayesinde oluştu. Şaşırtıcı, öncü bir sanatçı keşfettim (ki 1947'de Fransa'da kişisel bir sergiden yararlanan ilk Türk sanatçıdır, döneminde çoğu zaman şiddetli eleştirileri coşkuyla karşılamıştır; 1950'de ise, Avrupa sanatı ve Amerikan sanatının birbiriyle temas ettiği ABD topraklarındaki ilk sergisinde, Amerikalı önemli bir sanat tüccarı olan Sidney Janis sergi için onu seçmiştir. Kooning, Kline, Pollock, Rothko gibi isimlerle de yoldaşlık yapmıştır.) Kendisine diğer kültürlerle zenginlik katmak adına dünyayı dolaşan gezgin bir sanatçıdır o, kişiliği büyüleyicidir zira asla rahatlık peşinde koşmamıştır (Prenses Fahrelnissa'nın oğludur ve çok ayrıcalıklı bir ailede doğmuştur), çoğu zaman birçok şeye sıfırdan başlar. İstanbul'dan Paris'e, daha sonra da yaşamını yitirdiği Polonya'ya gider! Arkadaş çevresi aydınlarla, sanatçılarla, eleştirmenlerle doludur… Ressamlığının yanı sıra kişiliği de beni gerçekten cezbetti Nejad’ın. Yaşamı bir filme konu olabilir! Böylelikle Nejad sayesinde, yıllardır ziyaret ettiğim ve bu kitabı hazırladığım süreçte her ay düzenli olarak gittiğim Türkiye’yi gerçekten keşfettim. Merakımın giderilmesi gerekiyordu, bu nedenle de araştırmamı Nejad'ın savaştan sonra Paris'e gelen çağdaşlarına, yani her şeyin yeniden inşa edilmesinin gerektiği ve dolayısıyla her şeyin mümkün olduğu bir bolluk dönemine kadar genişlettim. Yaşar Kemal'den söz ediyorsunuz, ben buna epey tutundum zira Fransız dili Türk sanatçılar için çok önemli bir mayaydı. Yabancı dillerde yetenekli olduğunu söyleyemeyeceğimiz Fransızların aksine, Türk sanatçılar geldiklerinde Fransızca konuşuyorlardı ya da yerinde Fransızca öğrendiler, ancak hiçbir durumda Paris'te soyutlanmadılar, çevreye çok iyi tanıştırıldılar. Aydınlar ve yazarlar Türk sanatçılara büyük ilgi gösterdi. Abidin, Picasso, Aragon, Sartre, Beauvoir, şair André Verdet'ye sık sık uğruyordu… Ve eşi Güzin, Yaşar Kemal’i, Nazım Hikmet’i Fransızcaya çevirdi… Dolayısıyla Fransa da o dönemde Türk yazınını keşfetti.

 

2016 yılında, bu araştırma hakkında kendisiyle konuştuğum ve bu konuya çok büyük ilgi göstermiş bir editör olan Christine Walter-Boule ile tanıştım. Bugün bu kitap varsa onun sayesindedir. Yine de kitabı yayımlamamız, finansmanı bir araya getirmemiz beş yılımızı aldı ve ardından COVID salgını patlak verdi. Bu kitabın, yaşamlarının bir noktasında yaşamak ve çalışmak için Fransa'yı seçmiş, ancak halka açık Fransız koleksiyonlarda bazı yapıtları bulunmasına rağmen, kurumlarımız tarafından hala tümüyle bilinmez durumda olan tüm ressamlara bir anma olmasını ve onların Fransızca olarak var olmasını çok istiyordum.



Dürüst olmak gerekirse resim sanatı maalesef Türkiye'de dar bir entelektüel çevrenin ilgisini çekiyor ve geniş bir ilgi alanı bulduğunu söylemek zor. Fransız ve Türk resminin hem teknik özellikleri hem de ilgi çekiciliği bakımından ortak ve farklı yönlerini nasıl yorumluyorsunuz?

 

Sanat zaten genel olarak her zaman sınırlı sayıda sevenin ve erbabın ilgisini cezbetmiştir. Sık sık marjinal kişiler olarak düşünülür sanatçılar, belki bugünlerde, bilimselden ziyade medyatik sergilerle tüketim çağında daha az ve galerilerce lanse edilen, bir star gibi davranan, ürünmüş gibi hareket eden bazı sanatçılar. (Burada tüccarlardan söz etmiyorum, zaten bugün fuarlardan bahsediyoruz, salonlardan değil). Sanat piyasası her zaman var olmuştur. Ortaçağ'dan itibaren, sanatçının kompozisyonunda neyi temsil etmesi gerektiğine dair şartnameler hazırlayan sponsorlar vardı. Modern zamanlarda benzersiz olan, savaşın sonunda her şeyin yeniden inşa edilmesi gerektiğiydi, birkaç on yıl arayla iki dünya çatışmasının dehşetinden sonra, sanatçılar başka bir soyutlamanın peşine düşerek yeni bir dünya önerdiler. Dünyanın algılanışı farklı ve kanılar sorgulanıyor, moderniteyi başka yerlerde arayacağız. İlk kübistler, Greko-Romen kanon mirasındaki Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi'ne ev sahipliği yapan Fransa'da kural görevini gören klasik bir düzeni bozmaya gelen yabancı ajanlar olmakla suçlandılar. Modern Türk sanatçılarının bu ilk kuşağı için konuşursak çoğu, akademik eğitimde reform yapmaya çağrılan Fransız ressam Léopold-Lévy tarafından İstanbul'un güzel sanatlarında eğitildi. Öğrencilerinin çoğu daha sonra savaşın ardından kendilerini Paris'te buldu. Eleştirmenlerin kendi dillerini geliştirmek için "oryantalist" olmak istediği plastik bir üsluptan kendilerini sıyırmayı başarıyorlar. Türk sanatçılar kültürlerini hiçbir zaman inkâr etmediler, merkezlerinin dışında diğer sanatçılarla, eleştirmenlerle ve halkla yüzleşerek gerçek bir sanatçı statüsü kazandılar. Bugün, kimlik gerilimlerinin yaşandığı bir dönemde,  o dönemde yalnızca sanatın, plastik angajmanın (figürasyon veya soyutlama, ardından soyutlamanın alt bölümleri, lirik veya geometrik), bir sanatçı için biçimsel modernitenin temsil ettiği şeyin savunusunun, resmin ya da heykelin sayıldığı açıkça görülüyor… Tartışmalar bitmek bilmiyordu! İnanılmaz çekişmeler yaşandı!

 

Kitabınızda Fikret Mualla, Hakkı Anlı, Abidin Dino, Avni Arbaş ve birçok Türk ressamını ele alıyor ve değerlendiriyorsunuz. Kitapta elbette bu konuda ayrıntılı bilgiler ve gözlemler mevcut, fakat girizgah olması bakımından bu ünlü Türk ressamların Fransa'daki algısı ve yorumlanışı hakkında bize neler söylemek istersiniz?

 

1946-1947 yıllarında Paris'te düzenlenen iki büyük sergi sayesinde halk güncel Türk sanatını keşfetti. Yapıtlarının ne denli fark edildiğini ve takdir gördüğünü anlamak için dönemin sanat basın arşivlerine bakmak yeterli. Eleştiri o dönemde bazen gerçekten iğneleyici olabiliyor. Bir sanatçı Léon Degand, Jacques Lassaigne, Georges Boudaille ve hatta Charles Estienne tarafından hamilik gördüğünde, onun sergiye kabul edileceği yeni bir galeri bulması ya da salonlara davet edilmesi, ünlü Ecole de Paris’nin birinci sınıf oynucusuymuşçasına tanınması, gerekli bir pasaj bulması garanti ediliyor. Türk sanatı üzerine üçüncü bir genel sergi 1964'te Musée d'Art Moderne de la Ville de Paris'te gerçekleşti. Eleştiriden söz ediyordum, ciddiye alındıklarını anlamak için Türk sanatçılar hakkında yazılanlara bakmak yeterli bana kalırsa. Örneğin sürrealist şair Philippe Soupault, Abidin'in 1955'teki Galerie Kléber sergisinin önsözünü kaleme aldı. Mübin, Yeni Realistleri savunan ilk müzayedelerden biri olan Iris Clert'te sergiledi yapıtlarını. Iris Clert sayesinde Mübin, kendisinden düzenli olarak tablo satın alan birkaç Sainsbury koleksiyoncusu ile tanıştı. Bitran, önce Jean-Robert Arnaud’da başladı, sonrasında ise geometrik soyutlamanın kraliçesi Denise René’de devam etti. Fahrelnissa'nın yapıtları Katia Granoff ve Dina Vierny'de görülebilir, mirasçıları galerinin ilk yöneticisinin çizgisini devam ettiren son derece tarihi şahsiyetler. Mualla ayrıca Dina Vierny, Marcel Bernheim ve Bruno Bassano'da sergi açıyor. Selim ise Craven galerisinde, Iris Clert'te, ardından Lucien Durand'da. Tiraje, Max Ernst'in çalışmalarını keşfettiği ve ona bir resim satın aldığı Loeb'dedir ve arkadaş olurlar. Bunlar o dönemin birinci sınıf galerileri.

 

Bildiğim kadarıyla kitabınız sadece Fransızca yayımlandı ve henüz Türkçe çevirisi bulunmuyor. Kitabın Türkçe versiyonunun yayınlanması konusunda bir fikriniz var mı? Ayrıca gelecekte Türkiye'de yapacağınız herhangi bir çalışma veya proje bulunuyor mu, gelecek projelerinizden biraz bahseder misiniz?

 

Yayıncım onu ​​Türkiye'de yayınlamaya çalışıyor. Ek olarak, El Viso Yayınları’nın Ekim ayında yayınlanacak olan, Nejad üzerine bir monografiyi henüz bitirdim. Doğumunun yüzüncü yılında, umarım 2023'te Paris'teki bir galeride onun yapıtlarının ve kitabının imzalandığı güzel bir sergi düzenleyebiliriz. Bir Fransız müzesinin sonunda ona hak ettiği saygıyı göstermesi umuduyla...

 


Yanıtlarınız için çok teşekkürler. Son olarak, Akdeniz Daktilosu’nun Fransız ve Türk okuyucularına ne söylemek istersiniz?

 

Yaşar Kemal’den alıntı yapmak gerekirse, insanlar sonunda her zaman birbirini anlayacaklar bir dil bulurlar. Sanat evrenseldir.


&


Bonjour chère Clotilde Scordia. Merci d'avoir accepté l'invitation du Dactylo Méditerranéen. Pourriez-vous nous parler un peu de vous ?

Bonjour Deniz et merci de votre invitation. Je suis historienne de l’art, commissaire d’exposition et je vis à Paris. J’ai suivi des études d’histoire de l’art à la Sorbonne où je me suis spécialisée en art moderne et contemporain et en archéologie du Proche-Orient. En parallèle, j’ai travaillé pendant douze ans dans une galerie où j’étais en charge du catalogue raisonné d’André Lhote avec la nièce de l’artiste, Dominique Bermann-Martin. J’ai aussi travaillé dans une start-up du Luxembourg où j’étais responsable due-diligence du développement d’un programme d’algorithmes consacré au marché de l’art. J’écris aussi pour la presse artistique sur les sujets qui m’intéressent : photographie, art moderne et contemporain. Depuis une dizaine d’années, je consacre mes recherches à l’art turc et à la Nouvelle École de Paris (1945-1965). Je continue de travailler sur différents catalogues raisonnés et collabore à des ouvrages monographiques d’artistes modernes.

 

Je vais indiquer votre travail sur les peintres turcs vivant à Paris, mais avant, je voudrais vous demander comment votre intérêt pour les peintres turcs et l'art turc a commencé et comment il a évolué. Pourriez-vous nous en dire un peu plus?

Mon intérêt pour l’art turc a démarré avec le peintre Néjad dont je connais sa veuve Maria Devrim qui est devenue une amie chère.  En découvrant aussi Istanbul il y a plus de dix ans et en rencontrant au fur et à mesure de mes voyages en Turquie des collectionneurs, des galeries, des artistes, des personnalités du monde de l’art, en me rendant aux foires et aux biennales, j’ai fini par bien connaître le monde de l’art en Turquie. J’ai consacré ma première année de Master à cet artiste (monographie et catalogue raisonné, travail que je poursuis). L’art turc au sein des études universitaires en France était plus que méconnu et mes travaux ont été très bien reçus. J’ai poursuivi ensuite mes recherches sur les artistes turcs venus à Paris après-guerre et qui ont pris part à cette aventure fabuleuse et unique qu’a été la Nouvelle École de Paris où des artistes du monde entier se sont retrouvés dans la capitale pour se confronter aux maîtres, exposer dans les salons qui se créaient et continuer leur formation dans les académies libres de Montparnasse. Paris reste aujourd’hui une ville où vivent et travaillent d’éminents artistes turcs donc ces échanges franco-turcs sont très féconds.

 

Vous avez publié le livre "Istanbul-Montparnasse", dont le sujet est les peintres turcs qui ont été influencés par le style parisien entre 1945-1965. Il y a aussi des vers de Yaşar Kemal dans le livre. A ce stade, vous entrez dans le monde des peintres turcs en suivant les pas de Nejad, le premier peintre turc qui avait ouvert une exposition personnelle en France. Quand avez-vous rencontré la peinture turque pour la première fois et comment avez-vous décidé d'écrire ce livre ?

Mon point de départ et mon intérêt s’est vraiment fait par et grâce à Néjad. J’ai découvert un artiste étonnant, pionnier (le premier artiste turc à bénéficier d’une exposition personnelle en France en 1947 qui enthousiasme la critique souvent féroce à l’époque ; en 1950, Sidney Janis, un important marchand américain, le choisit pour exposer dans une première exposition, sur le sol US, qui confronte l’art européen et l’art américain. Il a alors pour camarades de cimaises de Kooning, Kline, Pollock, Rothko…) Il est un artiste voyageur qui a sillonné le globe pour s’enrichir des autres cultures, sa personnalité est fascinante car il n’a jamais cherché la facilité (il est le fils de la princesse Fahrelnissa et est né dans une famille très privilégiée) et est souvent reparti de zéro. Il quitte Istanbul pour Paris et plus tard pour la Pologne où il décède ! Son cercle d’amis est rempli d’intellectuels, d’artistes, de critiques… Sa personnalité m’a beaucoup séduite en plus de sa peinture. Sa vie pourrait faire l’objet d’un film ! Donc, grâce à Néjad, j’ai vraiment découvert la Turquie où je me suis rendue très régulièrement pendant plusieurs années, et chaque mois quand je préparais ce livre. Ma curiosité devait être comblée donc j’ai élargi mes recherches aux contemporains de Néjad qui vinrent à Paris dès l’après-guerre qui est une période foisonnante où tout est à reconstruire et donc où tout est possible. Vous parlez de Yaşar Kemal, j’y tenais beaucoup car la langue française a été un ferment essentiel pour les artistes turcs. Contrairement aux Français qui ne sont pas connus pour être doués en langues étrangères, les artistes turcs étaient francophones à leur arrivée ou ont appris le français sur place mais en aucun cas ils ne furent isolés à Paris, ils étaient très bien introduits. Les intellectuels et les écrivains portaient un grand intérêt aux artistes turcs. Abidin fréquentait Picasso, Aragon, Sartre, Beauvoir, le poète André Verdet… Et sa femme Güzin a traduit en français Kemal, Hikmet … La France découvre donc aussi à ce moment-là la littérature turque.

En 2016, je rencontre une éditrice, Christine Walter-Boule, à qui je parle de ces recherches et me montre un très vif intérêt à ce sujet. C’est grâce à elle que le livre existe aujourd’hui. Il nous a quand même fallu cinq ans pour le publier, réunir le financement et puis il y a eu l’épidémie COVID.  Je tenais beaucoup à ce que ce livre existe en français pour rendre hommage à tous ces peintres qui avaient choisi la France à un moment de leur vie pour vivre et travailler mais qui sont encore totalement inconnus auprès de nos institutions bien qu’il y ait certaines de leurs œuvres dans les collections publiques françaises.

 

Franchement, l'art de la peinture attire malheureusement un cercle intellectuel restreint en Turquie et il est difficile de dire qu'il trouve un large domaine d'intérêt. Comment interprétez-vous les points communs et divergents de la peinture française et turque, à la fois techniquement et en termes d'intérêt ?

L’Art en général a toujours attiré un nombre restreint d’amateurs et de connaisseurs. Les artistes sont souvent considérés comme des marginaux, peut-être moins de nos jours, époque de la consommation avec des expositions plus médiatiques que scientifiques et certains artistes qui se comportent comme des stars sont lancés par des galeries (je ne parle pas de marchands et d’ailleurs on parle de foires aujourd’hui et non plus de salons) comme des produits. Le marché de l’art existe depuis toujours. Dès le Moyen Age, il y a eu des commanditaires qui dressaient un cahier de charge de ce que devait représenter l’artiste dans sa composition. Ce qui a été unique à l’époque moderne c’est qu’au sortir de la guerre, tout était à reconstruire, après les horreurs de deux conflits mondiaux à quelques décennies d’intervalle, les artistes ont proposé un nouveau monde avec la poursuite d’une autre abstraction. La perception du monde est différente et les convictions sont remises en question, on va chercher ailleurs la modernité. Les premiers cubistes étaient accusés d’être des agents étrangers venus rompre un ordre classique qui faisait office de règle en France, patrie de l’Académie royale de peinture et sculpture dans l’héritage du canon gréco-romain. Pour cette première génération d’artistes turcs modernes, la plupart d’entre eux a été formée aux beaux-arts d’Istanbul par le peintre français Léopold-Lévy, appelé pour réformer l’enseignement académique. Nombre de ses élèves se retrouvent ensuite à Paris après la guerre. Ils réussissent à se détacher d’un style plastique que la critique voulait « orientaliste » pour développer leur propre langage. Jamais les artistes turcs n’ont renié leur culture mais en se confrontant en-dehors de leur centre aux autres artistes, aux critiques et au public, ils ont acquis un véritable statut d’artiste. Aujourd’hui, dans une époque de crispations identitaires, il est flagrant de voir qu’à l’époque, seul comptait l’Art, l’engagement plastique (figuration ou abstraction puis les sous-parties de l’abstraction, lyrique ou géométrique), la défense de ce que représentait pour un artiste la modernité formelle, la peinture ou la sculpture… Les débats étaient incessants ! Il y avait des querelles incroyables !

 

Dans votre livre, vous examinez et évaluez Fikret Mualla, Hakkı Anlı, Abidin Dino, Avni Arbaş et de nombreux peintres turcs. Bien sûr, il y a des informations détaillées et des observations dans le livre, mais en guise d'introduction, que voudriez-vous nous dire sur la perception et l'interprétation de ces célèbres peintres turcs en France ?

C’est grâce à deux expositions d’importance, en 1946-1947 à Paris, que le public découvre l’art turc actuel. Il suffit de se plonger dans les archives de la presse artistique de l’époque pour se rendre compte à quel point leurs travaux sont remarqués et appréciés. La critique peut être parfois vraiment très acide à l’époque. Quand un artiste est adoubé par Léon Degand, Jacques Lassaigne, Georges Boudaille ou encore Charles Estienne, il est assuré de trouver une nouvelle galerie pour l’exposer ou d’être invité aux salons, passage nécessaire, pour être reconnu comme un acteur de premier ordre de cette fameuse École de Paris. Une troisième exposition générale sur l’art turc a lieu en 1964 au musée d’art moderne de la ville de Paris. Je parlais des critiques, je pense qu’il suffit de regarder ceux qui écrivirent sur les artistes turcs pour constater qu’ils étaient pris au sérieux. Le poète surréaliste Philippe Soupault écrit par exemple la préface pour l’exposition d’Abidin en 1955, galerie Kléber. Mübin expose chez Iris Clert, l’une des premières marchandes à défendre les Nouveaux Réalistes. Grâce à Iris Clert, Mübin rencontre le couple de collectionneurs Sainsbury qui lui achète régulièrement des toiles. Bitran débute chez Jean-Robert Arnaud puis chez Denise René, la papesse de l’abstraction géométrique. L’on peut voir les œuvres de Fahrelnissa chez Katia Granoff et Dina Vierny, personnalités hautement historiques et dont les héritiers poursuivent la ligne directrice initiale de la galerie. Moualla expose aussi chez Dina Vierny, chez Marcel Bernheim et Bruno Bassano. Selim est à la galerie Craven, chez Iris Clert puis chez Lucien Durand. Tiraje est chez Loeb où Max Ernst découvre son travail et lui achète un dessin, ils deviendront amis. Des galeries de premier ordre à l’époque.

 

Autant que je sache, votre livre n'a été publié qu'en français et il n'y a pas de traduction en turc. Avez-vous des idées sur la publication de la version turque du livre ? De plus, y a-t-il un travail ou un projet que vous ferez en Turquie à l'avenir, pourriez-vous nous parler un peu de vos futurs projets ?

 

Mon éditrice cherche à le faire publier en Turquie. Par ailleurs, je viens de finir une monographie sur Néjad à paraître en octobre prochain aux éditions El Viso. Pour le centenaire de sa naissance, j’espère que nous pourrons en 2023 organiser une belle exposition de son œuvre et signature du livre dans une galerie parisienne. En attendant qu’un musée français lui rende enfin l’hommage qu’il mérite…

 

Merci pour vos réponses. Enfin, qu'aimeriez-vous dire aux lecteurs français et turcs du Dactylo Méditerranéen ?

 

Pour paraphraser les vers de Kemal, les Hommes finissent toujours par trouver un langage pour se comprendre et échanger. L’Art est universel.