Titi Robin




Merhaba sevgili Titi Robin. Öncelikle davetimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Bu soru kolayca yanıt verilemeyecek kadar genel. Akdeniz kültürlerinden beslenen bir Fransız sanatçıyım. Kendimi müzik ve şiirle ifade ediyorum ve katıldığım çeşitli projelerin konsept tasarımcısıyım. Yirmiden biraz fazla disk kaydettim ve iki şiir koleksiyonu yayınladım. Fransa'yı Anglo-Sakson etkisi altında kuzeye ve batıya dönük olduğu için, Akdenizli olduğun çoğu zaman unutan bir Akdeniz ülkesi olarak görüyorum. Müziğim, Akdenizli Avrupa’nın, kendi dünya vizyonuma daha doğru bir biçimde uyan ve eğer ülkeyi zenginliği ve karmaşıklığı içinde yansıtma iradesine sahip olsa, ana akım medya tarafından daha fazla vurgulanması gerekecek bu yeraltı parçasını kucaklıyor.

 

Size “Fransız müzisyen” demek isterdim ama böyle söyleyemeyeceğim. Bunun yerine sizin için "dünyanın müzisyeni" demek daha doğru olur. Farklı kültürlerden derinlemesine beslenen bir müzik anlayışınız var. Çok kültürlü müzik anlayışınızdan biraz bahseder misiniz?

Akdeniz'imizin farklı kıyıları arasında uzun süredir devam eden doğurgan bağlar mevcut ve Akdeniz aynı zamanda Kuzey Hindistan'a kadar Orta Asya'ya açılan bir pencere. Çingene kültürüm bana durmaksızın bunu anımsatıyor. Bana ait olmayan ve benden önce var olan bu derin ve eski bağları da kendi yaklaşımımda yeniden etkinleştiriyorum. Köklerine sadık, ancak güneyden ve doğudan gelen etkinin bir kısmını tamamen içinde barındıran bir Fransız olarak duyumsuyorum kendini. Prenses Avrupa'nın Fenikeli olduğu ve antik Yunanistan'ın kalbinde geliştiği söylenegelir. Ayrıca Fransızların ulusal simgesi olan şarap, tarihsel olarak baskın olan dini gibi Doğu Akdeniz'den geliyor. Ve güney İspanya’da, flamenkoda söylenen şiir, Türkiye'den Hindistan'a kadar yaygın biçimde bilinen gazelin bir formudur. Ve bu ortak kültürel toprakların listesi sonsuzdur. Kuzey-Batı tropizmi bunu unutturuyor ama içgüdüsel olarak ve güçlü bir biçimde gençliğimden beri benim ufkum budur. Birçok Fransız'ın benim gibi birçok kültürel mirası var. Bu, saklı bir gerçek.

2017 yılında “Uluslararası Akdeniz Sempozyumu” kapsamında Akdeniz Daktilosu’nun ve elbette benim memleketimiz olan İzmir'de bir konser verdiniz. Belki konuya duygusal bakıyorum ama İzmir'in bir notası olsaydı bilinen yedi notadan biri olmazdı, İzmir'in notası "mavi" olurdu bana kalırsa. Buna yorumunuz ne olurdu? Ayrıca bize biraz konserinizden ve İzmir'deki halkla olan etkileşiminizden bahseder misiniz?

İzmir'de birkaç kez sahne aldım.

En son 2017'de Yer Bakır* turu için Haziran'da, ardından Kasım'da Taziri ile gerçekleşti bu.

2015 yılında Cunda'ya gitmek, Akdeniz toplantılarına katılmak, profesör ve arkadaşım olan Serhan Ada'ya katılmak için oradan hızlıca geçtim. ** İzmir, halklar, dinler, kültürel devinimler arasında büyük ve uzun karşılaşmalar bulunan, geçmişi olan bir kent.

Oraya geldiğimde biliyordum bunu. Burada geçirilen anları ve alınan karşılamaya gerçekten minnettarım, ancak kentin aktörleriyle, yaşatanlarla gerçekten tanışmak adına zaman bulunmaması beni düş kırıklığına uğrattı.

Bu nedenle, yakın gelecekte onun “mavi notasının” yeniden çınladığını duyabilmeyi umuyorum.



Türk yazınının en büyük romancılarından biri olan ve Fransa'da da tanınan Yaşar Kemal'den esinlenerek albümünüze “Gök Bakır” adını verdiniz. Bunun için esin kaynağınız neydi?

2000 yılında bu albüme “Gök Bakır” adını verdiğim zaman bunu üstadın etkisiyle yaptığımın ayırdına varmamıştım. Kısa bir süre sonra Açık Radyo tarafından radyolarının kuruluş yıl dönümü dolayısıyla İstanbul'a davet eden bir gazeteci bu gerçeği vurguladı. Aslına bakılırsa Yaşar Kemal genel olarak müziğime esin veren bir sanatçı. O, benim için evrensel bir yazar ve 20. yüzyıl yazınının dehalarından biri. İnsan ruhunun suskun bölgelerine bu denli derinlemesine girmeyi, onu çok ince ve şiirsel bir şekilde tercüme etmeyi biliyor. Bunun yanı sıra toplumsal ilişkilerin karmaşıklığını, bunların bir erkeğin ya da bir kadının bireysel yazgısıyla olan etkileşimini, erkek ve doğa arasındaki ilişkideki gizemin bir kısmını ve gerek en yüksek gerekse en düşük düzeydeki duyguların aynı yürekte nasıl bir arada yaşayabileceğini kavramayı başarıyor. Ve tüm bunları iyi yüreklilikle yapıyor, asla kınamıyor, açık ediyor, gün ışığına çıkarıyor. Ve felsefi ya da varoluşsal bir gerçekten yaklaştığında, düzyazısı şiir oluyor, öz ile biçim arasında ani bir bileşim gerçekleşiyor. En çok da buna hayranım. Sanat formu ne olursa olsun bu benim için bir ideal. Ayrıca ağırlıklı olarak Güzin Dino ve Münevver Andaç tarafından hayranlık uyandıran bir dille Fransızcaya çevrilmiştir. Kendisiyle daha önce yazışmıştım ama Yaşar Kemal ile sadece bir kez, 2011'de İstanbul'da tanıştım ve Fransızca bilen Ayşe Baban sayesinde görüş alışverişinde bulunduk. Ben de küçük bir köyde (Fransa'nın batısında) mütevazı bir aileden geliyorum ve onun halktan yana köklerinden hiçbirini yadsımadan radikal sanatsal araştırmalarla hem de estetik açıdan hırslı olmayı başarmasına büyük saygı duyuyorum. Bunu başaran çok az Batılı yazar tanıyorum ve itiraf etmeliyim ki bu şekilde hiçbir Fransız romancı bilmiyorum. Bunu ona aktardım ve sanırım beni anladı. Sonra ona buzukimi çaldım, çalgımı öptükten sonra benim için çocukluğundan bir şarkı söyledi. Çok duygulanmıştık, bu an da kalbime kazınmış olarak kaldı. ***

Günümüzde pek çok müzisyen uluslararası performans sergilemesine rağmen, müziklerinin hala belirli kültürlerle sınırlı olduğu gözlemleniyor. Bu noktadan hareketle müziğinizde zengin ve cömert bir kombinasyon yaratıyorsunuz. Çingene müziği, Ortadoğu müziği ve tabii ki Fransız müziği gibi pek çok türe müziğinizde tanıklık edebiliyoruz. Bu yaklaşım, dünya müziğinin tekdüzeliğine bilinçli ve duyarlı bir tepki mi?

Her şeyden önce tarihim ve kişiliğim bu Akdeniz kıyılarına bağlı olduğu için böyle bu. İlk başlarda gönüllüsü olduğum bir şey değildi, sadece bir otodidakt olarak, arzumun beni götürdüğü yolu yüklendim. Ve müzikal (ve şiirsel) ifademin biçimi hayatımla, günlerimi, gecelerimi, yediklerimi paylaştığım insanlarla ilintili. Hiçbir egzotizm bulunmuyor, tersine, sustuklarımın ifadesi bu. Sanatımda miras aldığım farklı kültürler arasında bir denge ararım, tıpkı yaşamımda bu doğru dengeyi aradığım gibi.

Gelecekteki projelerinizden biraz söz eder misiniz? Planlarınızda Türkiye olacak mı?

Şu an için Türkiye ile ilgili bir projem yok ama umarım yakında olur. Kapım ardına kadar açık.

Yanıtlarınız için teşekkür ederim. Son olarak, Akdeniz Daktilosu’nun Fransız ve Türk okuyucularına ne söylemek istersiniz?

Ülkelerimiz arasındaki karşılıklı değişimin müzik ve şiirsel çeviriler yoluyla genişletildiğini görmek isterim. & Bonjour cher Titi Robin. Tout d'abord, merci d'avoir accepté mon invitation. Pourriez-vous nous parler un peu de vous ?

 

Cette question est un peu trop générale pour y répondre aisément. Je suis un artiste français nourri de cultures méditerranéennes. Je m’exprime à travers la musique et la poésie, et je suis le concepteur des différents projets auxquels je participe. J’ai enregistré un peu plus de vingt disques, et ai publié deux recueils de poèmes. Je considère la France comme un pays méditerranéen, qui l’oublie trop souvent, étant comme il est tourné vers le Nord et l’Ouest, sous influence anglo-saxonne. Ma musique embrasse cette part souterraine de l’Europe méditerranéenne, qui correspond de manière plus juste à ma propre vision du monde, et qui devrait être plus mise en lumière par les médias dominants, si ils avaient la volonté de refléter le pays dans sa richesse et sa complexité.

 

J'aimerais vous appeler un « musicien français », mais je ne peux pas le dire. Au lieu de dire cela, il serait plus convenable de dire « musicien du monde » pour vous. Vous avez une compréhension de la musique qui est profondément nourrie par différentes cultures. Pourriez-vous nous parler un peu de votre compréhension multiculturelle de la musique ?

 

Il y de longues dates des liens féconds entre les différentes rives de notre mer Méditerranée, et elle est aussi une fenêtre vers l’Asie Centrale jusqu’à l’Inde du Nord. Ma culture gitane me le rappelle sans cesse. Je réactive dans ma démarche ces connexions profondes et anciennes, qui ne m’appartiennent pas et m’ont précédé.  Je me sens français, fidèle à mes racines, mais tout en incluant une part d’influence venue du sud et de l’est. La princesse Europe était phénicienne dit on, et s’est épanoui au coeur de la Grèce antique. Et le vin, emblème national des français, vient de l’Est de la Méditerranée, comme sa religion historiquement dominante. Et la poésie chantée du Sud de l’Espagne, dans le flamenco, est une forme du ghazal répandu depuis la Turquie jusqu’à l’Hindustan. Et la liste est infinie de ces territoires culturels communs. Le tropisme nord occidental le fait oublier mais c’est mon horizon depuis ma jeunesse, de manière instinctive et puissante. Beaucoup de français ont plusieurs cultures en héritage, comme moi. C’est une évidence cachée.

 

En 2017, vous avez donné un concert dans le cadre du « Symposium International de la Méditerranée » à Izmir, la terre natale du Dactylo Méditerranéen et bien sûr de moi. Peut-être que j'agirai émotionnellement, mais si Izmir avait une note, ce ne serait pas l'une des sept notes connues, la note d'Izmir serait « bleue ». Comment interpréteriez-vous cela ? De plus, pourriez-vous nous parler un peu de votre concert et de votre interaction avec le public d'Izmir ?

 

J’ai joué à plusieurs reprises à Izmir.

Le dernière fois, en 2017, pour la tournée Yer Bakır * en juin puis en novembre avec Taziri.

En 2015, j’y étais passé rapidement pour me rendre à Cunda, aux rencontres méditerranéennes, rejoindre le professeur et ami Serhan Ada. ** Izmir est une ville qui a une grande et longue histoire des rencontres entre les peuples, les religions, les mouvements culturels. Je le savais en y venant. J’ai beaucoup apprécié les moments passés ici et l’accueil reçu, mais je reste frustré par le manque de temps pour rencontrer vraiment les acteurs de la ville, ceux qui la font vivre. J’espère donc pouvoir entendre résonner sa « note bleue » à nouveau dans un proche avenir. 

 

Vous avez nommé votre album « un ciel de cuivre », inspiré par Yaşar Kemal, l'un des plus grands romanciers de la littérature turque et bien connu en France. Comment avez-vous eu cette inspiration ?

 

Au moment de baptiser l’album de l’an 2000 « Un ciel de cuivre », je n’ai pas réalisé que c’était sous l’influence du Maître. C’est un peu plus tard, invité à Istanbul par Açik Radyo pour l’anniversaire de leur radio qu’une journaliste a souligné ce fait. En réalité, Yaşar Kemal est un artiste qui a inspiré ma musique en général. C’est pour moi un écrivain universel et un des génies de la littérature du XXe siècle. Il sait entrer si profondément dans l’intimité de l’âme humaine et la traduire de manière très subtile et poétique. Il arrive également à saisir la complexité des relations sociales et leurs interactions avec le destin individuel d’un homme ou d’une femme, la part de mystère dans les rapports entre l’homme et la nature, et comment les sentiments les plus élevés et les plus bas peuvent cohabiter dans un même coeur. Et tout cela, il le fait avec bienveillance, il ne condamne jamais, il dévoile, il met en lumière. Et lorsqu’il approche d’une vérité philosophique ou existentielle, sa prose devient poésie, il y a une fusion soudaine entre le fond et la forme. C’est ce que j’admire le plus. C’est un idéal pour moi, quelle que soit la forme d’art. Il a été de plus traduit en français principalement par Güzin Dino et Münevver Andaç dans une langue admirable. J’avais correspondu avec lui auparavant mais je n’ai rencontré Yaşar Kemal qu’une seule fois, en 2011, à Istanbul, et nous avons échangé grâce à Ayşe Baban qui parle français. Je viens moi aussi d’une modeste famille d’un petit village (de l’Ouest de la France) et j’ai un grand respect pour la manière dont il réussit a à la fois être si ambitieux esthétiquement avec une recherche artistique radicale, sans rien renier de ses racines populaires. Je connais peu d’écrivains occidentaux qui ont réussi cela et, je dois l’avouer, aucun romancier français. Je lui ai dit et je crois qu’il m’a compris. Puis j’ai joué pour lui de mon bouzouq, et il a chanté pour moi une chanson de son enfance après avoir embrassé mon instrument. Nous étions très ému, ce moment reste gravé dans mon coeur. ***

 

Bien que de nombreux musiciens se produisent aujourd'hui au niveau international, on observe que leur musique est toujours limitée à certaines cultures. De ce point de vue, vous créez une combinaison riche et généreuse dans votre musique. Nous pouvons assister à de nombreux genres tels que la musique tzigane, la musique du Moyen-Orient dans votre musique, et bien sûr la musique française. Cette démarche est-elle une réaction consciente et sensibilisante à la monotonie des musiques du monde ?

 

C’est avant tout parce que mon histoire et ma personnalité sont liées à ces rives méditerranéennes. Cela n’a pas été volontaire au départ, j’ai simplement assumé, en tant d’autodidacte, le chemin où  me menait mon désir. Et la forme de mon expression musicale (et poétique) est liée à ma vie, aux gens qui partagent mes journées et mes nuits, mes repas. Il n’y a aucun exotisme, au contraire, c’est l’expression d’une intimité. Je cherche dans mon art un équilibre entre les différentes cultures que j’ai en héritage, de la même manière que je cherche cette juste balance dans ma vie.

 

Pourriez-vous nous parler un peu de vos futurs projets ? La Turquie sera-t-elle incluse dans vos projets ?

 

Il n’y a pas de projet lié à la Turquie au jour d’aujourd’hui mais j’espère que ce sera le cas prochainement. La porte est grand ouverte.

 

Merci pour vos réponses. Enfin, qu'aimeriez-vous dire aux lecteurs français et turcs du Dactylo Méditerranéen ?

 

J’aimerais voir se prolonger par la musique et également les traductions poétiques.