Guillaume Vissac

   SENDEN YA DA BENDEN, HEPİMİZDEN GELEN


   11 Temmuz 2021’de Philippe Aigrain bizi, yaptığı dağ yürüyüşünde apansız terk etti. Bildiğim kadarıyla Philippe’in de bulunduğu Pyrénées’de o gün hava güzeldi. Büyük bir güneş. Göz alabildiğine çiçek tarlalarıyla. Çiçekler, yani onu kaybettiğimiz günün arifesinde yazdığı son şiiri, onlara adanmıştı. Her gün yüz çiçek, diyordu, Mediapart’ta onun için yapılan muhteşem anmada Marie Cosnay tarafından yeniden okunan son dizesi. Birkaç gün önce Canan Maraşlıgil, bana Fransızca çevirisini söylemeden Türkçe olarak şunu söyledi : “nur içinde yatsın”. Kuşkusuz kısa yoldan söyledim ama güzel bir gün olduğunu, parlak bir güneş ışığı olduğunu ve tarlaların çiçek açmış olduğunu hatırlayalım. Teselli olmayabilir bu. Ama belki de öyledir.


   Geçtiğimiz yedi yıl boyunca ve 2016'da publie.net'in yönetimini devraldığından bu yana Philippe ile neredeyse her gün, bazen günde birkaç kez telefonda konuştuk. Konuşmadığımızda bile konuşuyorduk: tonlarca mesaj, e-posta, metin ve diğer araçları kullanıyorduk, bunun yanı sıra Roksan ve Julie ile hararetli sohbetler, publie.net yoldaşlığı, çoğunlukla da mizah yüklü konuşmalardı bunlar. Geçtiğimiz yaz Paris’ten ayrılmamdan ve Covid salgınından önce epey de sık görüşüyorduk onunla. Şehrin ölçeğinde neredeyse komşuyduk. Evinin giriş şifresini benimki kadar iyi biliyordum. Marché de la poésie’nin banklarında ya da L’autre livre’in salonunda, okuyucularımızla buluştuğumuz yerde sıklıkla birlikteydik. Bize yaren olmaya az çok istekli kurumlarla görüşmeye birlikte gittik. Ekip arkadaşlarımızla yapacağımız çeşitli toplantılar için Montpellier trenine birlikte binerdik. Okuma ve performansları birlikte yapardık (Önce Mathilde Roux ile, ardından Virginie Gautier, Fred Griot ve diğerlerinin katıldığı Ourdir Şiir Festivali’nin ilk iki yayını). Juliana Spahr’ın yazdığı ve David Buuck'ün çevirdiği Une armée d’amants kitabının etkinliğinde yaptığımız lansmanla ilgili hoş ve neşeli anıları saklıyorum (taslağı yeniden gözden geçirmek için yaptığımız ilk işbirliğiydi, birkaç yıl sonrasında ise bunu, çevirmenin ilk romanı Soeurs izleyecekti). Talihin bir miktar haşin olduğu zamanlardan biriydi (o gece aynı anda plana alınmış birçok toplantı vardı ve ilgili yazarların olmadığı bir yere bir dünya insanı kitap için getirmek her zaman güçtür) : coşkumuza balta vurabilecek oldukça kısıtlı sayıda bir seyirci grubu. Ama elektro müzik (Aliv) eşliğinde bu iki sesli okuma, yoldaşlığımız için hayli iş yaptı ve o zamanlar az olsa bile, odadaki kısıtlı sayıdaki seyircinin bu etkinliği hala anımsadığına inanıyorum. Bu makalenin başlığı bu kitaptan alınmıştı. İşte tam metin:


   Senden ya da benden gelen hepimizden geliyor, bundan dolayıdır ki sizinle aynı savakta utanç ve çekince olmadan dans etmek istiyoruz, zira içimize eşekarıları ekili ve şiirin ve antişiirin sesi ufkun ötesine eğdirmek için sapımızı geride bırakan devasa yan dalların, gövdemizin (sizinki ve bizimki) üzerinde büyümesini istiyoruz.


   Şiirler ve anti-şiirler olmuştur. Sitesinde, canlı olarak. Bana gönderilerin olağan çilesini anlattığı el yazmaları formunda, ya da Christine Jeanney’in işbirliğiyle kendiliğinden yayımlanan kart-kitap formatında. Ya da Antonin Crenn'in yakın zamanda makalesinde dikkat çektiği ve Ourdir'in ikinci baskısında somutlaştırdığı Morphoses gibi daha deneysel formlarda. Benim tercihim, Maurice Ravel'in sol majör konçertosundan Adagio'nun ritmi üzerine (bir kez daha) Christine Jeanney ile dört ellik yazılan muhteşem Enfance / Adage sur le nom de Ravel olacak kuşkusuz. Sosyal ağlardaki çılgın çarçabuk okuma dalgasının çukuruna bir yavaşlık formu getirmek için düşünülmüş ve Kalces de Florence Jou'nun internet versiyonunu oluşturmak için (onun tüm öneri ve desteğiyle) bana esin kaynağı olacak olan internet şiiri deneyimi. Yitip gittiğini duyduğumda aklıma ilk çakılan, onun metinlerinin dünü, bugünü ve geleceğine ne olacağı sorusuydu. Devam etmek bir ölçüde bize bağlı, onun yapıtlarını onsuz yaşatmanın, tekrar okumaktan başka bir yolu da bulunmuyor. Philippe ve ben, rastlantı eseri ve önceden hesap etmeden kitapçılarda, ya da daha başka yerlerdeki toplantılarda ve okumalarda buluşurduk. En sık olarak da ana karşı yaşadığımız çekimi paylaşırdık, işle ilgili görüşmelerimiz bile bu şekilde sona ererdi. Philippe seçici bir okurdu, Siri Husvedt’ten ya da Doris Lessing’in sözde gençlik romanlarından (Mara ve Dann), Merleau-Ponty'nin algı fenomenolojisinden Grégoire Chamayou, Volodine ya da Kae Tempest'in insansız hava aracı teorisine beğenisini Mallarmé kadar Philip Pullman için de aktarabilirdi. Ona dokunan son kitaplardan birinin Alexievich'in “Çinko Tabutlar” adlı kitap olduğunu bilmek bizi daha da yakınlaştırıyor. Başka birçok şey daha var. Sanatsal duyarlılığı çok genişti: müzik, sinema, fotoğraf, mutfak, yabancı kültürler, ama kesinlikle unutmadan eklemeliyim: dijital özgürlükler ve ortaklar felsefesi. Farklı farklı birçok şeye sevgi duyardı ve bilgisi, beklenenin aksine hiçbir zaman karşılıklı değişime bir fren, bir engel olmadı. İçinde hep bir nezaket, bir alçakgönüllülük, sürekli bir hipotez arayışı, gidiş yolu, sıçrayış vardı… Anne Savelli, “bugün beni en çok etkileyen şey, tartışmalarımızda her zaman kendi kendimize, sesimiz duyulmadığında başka bir yol bulmamız gerektiğini söylememizdir” diye yazıyor. Ve bu kesinlikle böyleydi.

Aslında bilmek gerekir ki karşılıklı yaptığımız işlerde (bu sözcüğü çok seviyorum, karşılıklı), onun dilinin bir kısmı benimkinin içine sirayet etmiştir. Ondan gelen, daha önce kullanmadığım söz yapıları var. Bunların, kime borçlu olduğumu bilerek günlerimin kalanında kullanmaya devam edeceğim şeyler olduğunu biliyorum bugün. Bu dikkat çekici ya da bu değerli türünden basit ifadeler ve elbette favorim, herhangi bir X ya da Y nedeniyle birlikteyken, yayınevinin günlük yaşamına kendimizi kaptırmışken zorlayıcı bir olaya karşı biraz da yüksek sesle tepki vermeye hazırken söylediğimiz cümleydi: panik yok. Ve işte orada, üç sözcükle, yazılı ya da sözlü, onun bizi tatlılıkla karşıladığı ve her sorunun usulca çözümünün bulunduğu yeryüzüne geri dönerdik. Ve işte, işte farklı farklı insanlardan gelen mesaj ve anma yazılarında sıklıkla karşımıza çıkan tatlılık, yumuşaklık sözcüğü. Onu okumak ve bu denli birçok farklı ufuktan gelen, onun dokunduğu insanların sayısı göz önünde alındığında aslında hepsinin aynı portrenin birer parçası olduğunun anlaşılması dikkat çekicidir. Bu, öyle çok da sık karşılaşılabilen bir şey değil.


   Aslında bu çok basit: Philippe’in etrafımızda bütün bu bahsedilen yıllar içinde, genel olarak yayınevinin bünyesinde ve biraz da kişisel olarak benimle yüz yüzeyken oynadığı rol için, basitçe denebilir ki bize şu ya da bu durum karşısında nasıl davranmamız gerektiğini sorduğunda, çok net olmayan kestirme bir yol bulmamızın ya da işleri biraz aceleye getirmemizin mümkün olmadığı durumlarda, “Philippe olsa bu durumda ne yapardı? O ne derdi?” diye kendi kendimize sormamız bizim için yeterli olurdu. İşte, kolay. Ve bu noktada, ortak yarar kavramını çabalarımızın merkezine koyan bir projeyi onunla birlikte savunabildiğimiz için duyduğumuz gururu yineleyebilmekten başka bir şey gelmiyor elimden.


   Elbette ki sözcüğün gerçek anlamıyla, dijital ve siyasi plan üzerine bu alandaki tüm savaşımını bildiğimiz zaman (özellikle de la Qaudrature du net, J’accueille l’étranger düşünüldüğünde). Ama aynı zamanda işleri iyi yapmak gibi çok basit anlamda da ele alınması mümkün. İyi biri olmak. Yine farklı farklı insanların mesajlarında görülen bir başka ifade, ben ondan söz ettiğimde benimkilerle başlayan, onun gerçekten de iyi biri olduğunun apaçık kanıtıdır.


&


CE QUI VIENT DE TOI OU MOI, CE QUI VIENT DE NOUS TOUS


   Philippe Aigrain nous a quittés brusquement le 11 juillet 2021 en montagne. Je crois savoir que ce jour-là dans les Pyrénées où il se trouvait il faisait beau. Un grand soleil. Avec des champs de fleurs à perte de vue. Les fleurs, son dernier poème, daté de la veille, leur est consacré. Chaque jour cent fleurs, dit le dernier vers, repris par Marie Cosnay dans son très bel hommage sur Mediapart. Il y a quelques jours, Canan Marasligil m’a confié ces mots en turc : « nur içinde yatsın » avant de me les traduire. Littéralement : qu’il repose dans la lumière. C’est sans doute un raccourci un peu gros mais souvenons-nous que ce jour-là il faisait beau, un grand soleil, et que les champs étaient en fleurs. Ce n’est peut-être pas un réconfort. Mais peut-être que ça l’est.


 Ces sept dernières années, et plus encore depuis qu’il avait pris en 2016 la direction des éditions publie.net, avec Philippe on se parlait quasiment tous les jours au téléphone, parfois plusieurs fois par jour. Même quand on ne se parlait pas on se parlait : des torrents de messages, email, texto et autres, et les conversations passionnées avec aussi Roxane et Julie, camarades publie.net, le plus souvent avec beaucoup d’humour. Avant mon départ de Paris l’été dernier, et avant l’épidémie de covid, nous nous voyions aussi très fréquemment. À l’échelle de la ville nous étions quasiment voisins. Je connaissais aussi bien le digicode de son immeuble que celui du mien. On était ensemble sur les bancs du Marché de la poésie ou du salon de L’autre livre à rencontrer nos lectrices et lecteurs, souvent. À espérer qu’il en vienne, aussi. Nous sommes allés ensemble à la rencontre d’institutions plus ou moins disposées à nous accompagner. On prenait le train ensemble pour Montpellier pour diverses réunions d’équipes. On faisait des lectures et des performances ensemble (les deux premières éditions du festival de poésie Ourdir qu’il avait contribué à lancer, avec Mathilde Roux d’abord, rejointe ensuite par Virginie Gautier, Fred Griot et d’autres). Je garde un souvenir ému et enjoué du lancement que nous avions fait au Cent du livre Une armée d’amants, de Juliana Spahr et David Buuck qu’il avait traduit (notre première collaboration pour en revoir le manuscrit, suivrait quelques années plus tard son premier roman Sœur(s)). C’était l’un de ces moments où le sort s’acharne un peu (il y avait ce soir-là beaucoup de rencontres programmées en même temps, et il est toujours difficile de faire venir du monde pour un livre sans présence des auteurs concernés) : un public assez restreint, qui aurait pu doucher notre enthousiasme. Mais cette lecture à deux voix, accompagnée de musique électro (Aliv), a fait beaucoup pour notre complicité, et j’aime à croire que même s’il était peu nombreux alors, le public présent dans la salle s’en souvient encore. Le titre de cet article est d’ailleurs tiré de ce livre. En voici le contexte :

Ce qui vient de toi ou moi vient de nous tous, ce qui fait que nous voulons danser avec vous dans la vanne commune sans honte ni hésitation, car nous avons des guêpes plantées en nous et nous voulons que poussent sur nos corps des branches latérales monstrueuses qui dépassent nos tiges (les vôtres et les nôtres), pour courber le son des poèmes et des antipoèmes au-delà de l’horizon clos.

   Des poèmes et des antipoèmes il y en a eu. Sur son site, en direct. Sous forme de manuscrits dont il me racontait l’affre habituelle des envois, ou de livre-cartes auto-édité avec la collaboration de Christine Jeanney (ce sera les Versées). Ou dans des formes plus expérimentales, comme ses Morphoses dont Antonin Crenn a rendu compte dans son article il y a peu et incarnées lors de la seconde édition d’Ourdir. Mon préféré restera sans aucun doute le magnifique Enfance / Adage sur le nom de Ravel, écrit à quatre mains avec (encore une fois) Christine Jeanney, sur le rythme de l’Adagio du concerto en sol majeur de Maurice Ravel. Une expérience de poésie du web pensée pour amener une forme de lenteur au creux de la vague frénétique des lectures expéditives sur les réseaux, et dont je m’inspirerai côté code pour créer la version web de Kalces de Florence Jou (avec tous ses conseils et son soutien). L’une de mes premières pensées quand j’ai appris sa disparition a été de me dire, que vont devenir ses textes, passés, présents et à venir ? Il nous revient en partie de continuer, eux, sans lui, à les faire vivre, ne serait-ce qu’en les (re)lisant.


   Philippe et moi, on se retrouvait aussi par hasard et sans préméditation à des rencontres ou des lectures en librairie ou ailleurs. On partageait le plus souvent nos coups de cœur du moment, c’était même ainsi que se terminaient le plus souvent nos appels professionnels. Philippe était un lecteur éclectique, capable de transmettre aussi bien son goût pour Mallarmé que Philip Pullman (qu’il évoque ici), de Siri Husvedt ou les romans dits jeunesse de Doris Lessing (Mara and Dann), de la Phénoménologie de la perception de Merleau-Ponty à la Théorie du drône de Grégoire Chamayou, de Volodine ou de Kae Tempest. Savoir que l’un des derniers (sinon peut-être le dernier) livres à l’avoir touché est Les cercueils de zinc d’Alexievitch nous rapproche plus encore. Bien d’autres choses aussi. Sa sensibilité artistique était très étendue : musique, cinéma, photo, cuisine, cultures étrangères, sans oublier évidemment son principal domaine d’expertise : les libertés numériques et la philosophie des communs. Il aimait beaucoup de choses très différentes et jamais son savoir n’était un frein ou un obstacle à l’échange, au contraire. Il y avait chez lui une douceur, une humilité, une recherche permanente d’hypothèses, de pistes, de rebonds... Ce qui me frappe aujourd’hui c’est à quel point, dans nos discussions, nous finissions toujours par nous dire qu’il fallait trouver un autre chemin lorsqu’on n’était pas entendu, écrit Anne Savelli. C’était exactement ça.


   En fait il faut savoir qu’à force d’échanger ensemble (j’aime bien ce mot, échanger), une partie de son langage a infusé dans le mien. Il y a des formules que j’utilise que je ne disais pas avant, qui viennent de lui. Je sais aujourd’hui que ce sont des choses que je continuerai à dire pour le restant de mes jours, en sachant à qui je les dois. Des expressions très simples, du genre c’est remarquable ou c’est précieux et bien sûr mon préféré, quand nous étions pour une raison X ou Y, pris dans le quotidien de la maison d’édition, prêts à réagir un peu vivement à un petit coup dur (ça arrive) : pas de panique. Et voilà, en trois mots, à l’écrit ou à l’oral, on revennait sur terre, où il nous accueillait en douceur et chaque problème trouvait calmement sa solution.


   Et voilà que revoilà le mot douceur qui revient si souvent dans les hommages et messages des uns et des autres. À le lire, et compte tenu du nombre de personnes différentes qu’il a touchées, d’horizons si variés, c’est remarquable justement que tous ces fragments dessinent au fond le même portrait. Ce n’est pas si fréquent.


   En fait, c’est très simple : pour dire un peu le rôle que Philippe a joué auprès de nous toutes ces années, au sein de la maison d’édition en général, et vis à vis de moi pour une part plus personnelle, disons simplement que quand il nous arrive de nous demander comment réagir face à telle ou telle situation, quand il nous est possible de prendre un raccourci pas très net, ou que la tentation se fait sentir de brusquer un peu les choses, il nous suffit de nous dire qu’est-ce que Philippe ferait dans cette situation ?, qu’est-ce qu’il dirait, lui ?. Voilà. C’est facile. Et je ne peux que répéter ici la fierté qui est la nôtre d’avoir pu avec lui défendre un projet qui met à ce point au cœur de nos efforts la notion de bien commun. Au sens propre bien sûr, quand on connaît tous ses combats en la matière, sur le plan numérique et politique (la Quadrature du net, J’accueille l’étranger, notamment). Mais aussi dans le sens très simple de faire bien les choses. Être quelqu’un de bien. Encore une expression qui revient souvent dans les messages des uns et des autres, à commencer par les miens quand je parle de lui, tant de toute évidence quelqu’un de bien réellement il l’était.